‘Sinema’ kategorisi için Arşiv

In Bruges

Cuma, 26 Aralık 2008

in-bruges

Dün akşam yine sevgili kardeşimin tavsiyelerine uyalım dedik ve In Bruges‘i izledik. Kesinlikle ve kesinlikle son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biriydi diyebilirim. Bu ara film seçimlerimiz gayet güzel gidiyor. Aman bozulmasın.

Komedi, suç, dram, gerilim öğelerinin tamamını barındıran filmin başrollerinde Colin Farrell, Brendan Gleeson ve Ralph Fiennes var. Her ne kadar Colin Farrell insanından çok fazla hazzetmesek de filmi başından sonuna kadar aynı heyecan ve merakla izledik.

Kısaca filmin konusuna gelecek olursak, iki kiralık katilin, son işledikleri cinayetten sonra saklanmak için Belçika’nın Bruges şehrine gitmeleri ve patronlarından gelecek yeni emirleri beklerken Bruges’de başlarından geçenleri anlatıyor. Müzikler ve görüntüler o kadar nefis ki izlerken dalıp gitmemek pek mümkün değil.

Elemanlarımızın Bruges’de kaldıkları otel odası ve manzarası da o kadar güzeldi ki ilk fırsatta Bruges’e gidip o otelde kalmak gibi fikirlere kapıldık. Hatta daha da ileri gidip Bruges’in Venedik’ten daha güzel olduğuna karar verdik.

Evet, kesinlikle o otel odasına yerleşip pencereden kanal manzarasını izlerken şarabımızı yudumlamak istiyoruz. Tabii yine filmin o muhteşem soundtrack’i eşliğinde.

Burn After Reading

Pazartesi, 22 Aralık 2008

Oldukça uzun zamandır beklediğimiz Coen’lerin son filmi Burn After Reading‘i nihayet biz de izleyebildik. Hem de 24 Hour Party People‘ın hemen ardından.

Hiç merak etmeyin aşağıdaki gibi uzun bir yazı olmayacak bu. Zaten oldukça güncel bir film olduğundan hem herkesin filmden haberi var hem de birsürü yerde film hakkında birşeyler bulabilirsiniz.

Deniz’in de şurada bahsettiği gibi, eleştirilere kulak asmayın ve izleyin.  Ortada Coen’ler var.

Biz eğlendik, sizi bilemem.

24 Hour Party People

Pazartesi, 22 Aralık 2008

Geçtiğimiz Cumartesi ve Pazar günlerini tamamen sinema dolu bir şekilde ve büyük bir keyif içerisinde geçirdik. Her ne kadar cuma gününden itibaren, cumartesi akşamı Arka Oda’da gerçekleşecek olan Gizli Bahçe vs. Arka Oda kapışmasına odaklanmış olsak da, akşam olup da yemekler yendikten sonra her zamanki üşengeçliklerimizden ötürü dışarı çıkmayı erteleyerek üst üste 2 film ziyafeti yaptık kendimize. İyi ki de yaptık ama yine de aklımız Arka Oda’da kalmadı değil.

Madem ki bu çok sevdiğimiz, iki farklı yakaya ait mekanların müzikal kapışmasını izleyemiyoruz o zaman bol müzikli bir film izleyelim diyerek 24 Hour Party People‘ı izlemeye başladık.

24 Hour Party People, sevdiğimiz insanlardan olan Michael Winterbottom‘a ait. Hastası olduğumuz Steve Coogan‘ı izlerken hiç aklımıza geldi mi o ayrı konu. Açıkçası 2. kez izlediğim bu filmin Winterbottom’a ait olduğunu bile unutmuştum. Neyse..

Filmde Steve Coogan, kendisine birbirinden gereksiz ve anlamsız haberler yaptırılan bir gazeteciyi canlandırıyor. Filmin daha ilk sahnelerinde 1976′da Sex Pistols’ın Manchester’da 40 küsur kişiye verdiği konserden görüntüler izleyerek gaza geliyoruz.

1970. İngiltere. Manchester. Madchester. Punk. Sex. Drugs. Rock N Roll. Factory Records. Hacienda. 1990.

Tony Wilson için gazetecilik mesleğinin dışında, iflah olmaz bir müzik adamı desek hiç de yanlış olmaz sanırım. Zaten bunu filmi izlerken de oldukça net bir biçimde görüyoruz. Factory Records‘un kurucusu. Joy Division, Happy Mondays, New Order gibi isimleri ortaya çıkaran, klüplerinde sahne aldıran, sürekli bir arayış ve yenilik içinde olan süper bir insan kendisi. Filmi izlerken, keşke o dönem orada yaşasaydık da şu klüpte eğlenseydik diye iç geçirmelerimiz o kadar çoktu ki. Sizle aynı kafada olan ve sadece güzel müzik dinlemek, etrafındakilere de dinletmek için mekan ve plak firması açmış olan bir adamın klübüne gittiğinizi bir düşünsenize.

Film bu şekilde Sex Pistols ile başlayıp Joy Division, Happy Mondays, New Order derken 90′lara geliniyor ve Manchester’da yeni bir kültür doğmaya başlıyor. Rave. Hacienda’da punk’un yerini elektronik müzik ve eskisine kıyasla daha ağır uyuşturucular alıyor. Tony Wilson’a göre ise bu dönem, izleyicilerin/dinleyicilerin, müziği yapanları, enstrumanları çalanları değil de araçları alkışladığı bir dönem. Ve ayrıca klüplerde alkolün yerini alan ecstasy tüketiminin artması ile birlikte kariyerlerini de dibe doğru çekmeye başlayan bir dönem.

Bize göre nefis olan final sahnesi hakkındaysa herhangi bir şey söyleyerek tadını kaçırmak istemiyorum. En iyisi siz izleyerek karar verin.

Yazıda bahsi geçen gruplar, mekanlar, müzik, vs. ilginizi çekiyorsa ve şimdiye kadar da izlemediyseniz kesinlikle kaçırmayın derim.

Manchester soundunun ortaya çıkmasında oldukça büyük rol oynayan Tony Wilson’a gelecek olursak eğer, kendisi 10 Ağustos 2007 tarihinde Ian Curtis‘in yanına göçtü. Maalesef.

Rahat uyu Tony Wilson.

Rock Star

Perşembe, 04 Aralık 2008

Geçen akşam yine çoğu zaman olduğu gibi “ne seyretsek acaba” diye aranırken bir arkadaşın tavsiyesi üzerine Rock Star‘ı izlemeye karar verdik. İyi ki de izlemişiz. Eski günlerimize döndük film boyunca.

Rock Star, 2001 yapımı, başrolde Mark Wahlberg’in oynadığı çıtır çerez bir film. Yani öyle çok da fazla birşeyler beklemeye gerek yok. Vakit geçirmelik. Ve eğlenceli. Bol müzikli.

Mark Wahlberg‘i hatırlayanınız var mı bilemiyorum? Nam-ı diğer, eski rapçi Marky Mark. Bunun bir de abisi vardı. New Kids On The Block isimli ilk boy band’lardan birinde şarkı söyleyen.

Film aslında hepimizin, en azından bizim çocukluk hayallerimize el atmış. Rock Star olmak isteyen afilli gençler. Tabii ki kendilerine ait bir grupları da var. En sevdikleri ve dönemin sıkı hard rock, heavy metal gruplarından biri olan Steel Dragon‘un iflah olmaz fanları. Sadece Steel Dragon parçaları çalıyorlar ancak kendilerini bir cover band olarak değil de bir anma grubu olarak isimlendiriyorlar.

İzlerken 90′lı yıllara gittim. Beyoğlu’nda Stüdyo La’nın, Gözde Müzik’in ve diğer pek çok stüdyonun içinde saatler geçirdiğimiz yıllara. O yıllarda İstiklal Caddesi’nde yürürken fotoğraftaki gibi tiplere oldukça sık rastlardınız. Şimdiki gibi fantazi/arabesk dinleyip saçını da mohawk yaparak gezenler yoktu ortalıklarda. Güzel zamanlardı.

Çok uzatmadan filme dönelim tekrar. Aslında çok da çetrefilli bir hikaye yok başta da belirttiğim gibi. Çıtır çerez bir film. Chris’in (Mark Wahlberg) delicesine fanı olduğu grup olan Steel Dragon parçalarını çalmasıyla başlayan yolunun bir gün gerçekten de Steel Dragon’da vokal yapmaya uzanmasını konu alıyor.

Devam edip de zaten kolay tahmin edilebilir bir filmi iyice açıklamak istemiyorum. Vakit geçirmelik bir şeyler izleyip, bir yandan da bolca müzik dinlemek istiyorsanız izleyin derim.

Unutmadan şunu da eklemem gerekir ki, Mark Wahlberg’in, şarkıları kendisinin söylediği lafı dolaşıyor etrafta. Ne kadar doğru bilemem tabii.

Wall-E

Pazartesi, 10 Kasım 2008

Haftasonumuzu şenlendiren, insanlar arasında süregelen savaşlar, kavgalar, ikiyüzlülük, tahammülsüzlük had safhalardayken, yeryüzü giderek kocaman bir çöplüğe dönerken, sevgiyi ve aşkı sevimli robotlarıyla gözümüze sokan Pixar‘ın hastasıyız.

Senki | Shadows | Gölgeler

Çarşamba, 22 Ekim 2008
Hastası olduğumuz Before The Rain gibi bir filme imza atmış Makedon yönetmen Milcho Manchevski‘nin son filmi, 2007 yapımı Senki.

Manchevski’nin ilk filmi olan Before The Rain, bizim için defalarca izlenesi bir film olduğundan olsa gerek, Senki’yi izlemeye başlamadan önce oldukça büyük beklentilerimiz vardı.

Filmin ilk sahnelerindeki görüntüleri izlerken de yönetmenin yine büyük bir işe imza atmış olduğunu ve film bittiğinde “vay be!” diyeceğimizi düşünüyorduk. Her ne kadar önyargılı bir şekilde filmin isminden kıllanmış olsak da.. Ne de olsa “Shadows”, “Before The Rain” kadar çağrışımcı bir isim değil bize göre.

Beklentilerimizi karşılamadığından mı, yoksa Ghost Whisperer tarzı bilindik ‘arada kalmış ruhları huzura kavuşturma’ gibi sıradan bir konuyu işlediğinden midir bilemiyoruz ama biz pek tat alamadık Manchevski’nin bu filminden.

Tabii çok beğenmiş olanlar da vardır illa ki, biz tutmayalım.

Chavez: Inside The Coup

Cuma, 17 Ekim 2008
The Revolution Will Not Be Televised / Devrim Televizyonda Yayınlanmayacak ismiyle de bilinen, yönetmenliğini Kim Bartley ve Donnacha O’Briain’in üstlendiği 2003 yapımı Chavez: Inside The Coup, 12 ödüllü muhteşem bir belgesel.

Dün akşam oldukça yoğun duygularla izlediğimiz bu belgeseli izlemeden önce de, hatta böyle bir belgeselin varlığından bile haberimiz yokken dahi Chavez hastasıydık ancak dün gece itibariyle kendisine olan sevgimiz bir değil bin kat daha artmış durumda.

Herhangi bir canlandırmanın olmadığı belgeselde Hugo Chavez, Colin Powell, Pedro Carmona ve diğerleri gerçek görüntüleriyle karşımızda. Hatta çatışmalar, sokaklarda öldürülen insanlar, eylemler, darbeler, bütün görüntüler gerçek. Gözyaşlarını tutamayacağınız -ki biz tutamadık-, sinirden köpüreceğiniz -ki biz köpürdük-, küfürler savuracağınız -ki biz neler savurmadık-, Chavez’e ve ona inanan, sadık kalan ve sonunda başaran halka aşık olacağınız - ki biz aşık olduk- o kadar çok an var ki.

Özel medyanın ve ABD’nin ikiyüzlülüğünü, petrol ve para hırsıyla kendinden geçip ABD yetkilileri tarafından verilen saçma sapan demeçleri ve yapılan haksızlıkları gördükçe sinirden yumruklarımızı sıkıp, gözyaşlarımızı silmekten başka bir şey gelmedi elimizden.

Tüm bunlara rağmen Chavez’in insanlığı, sadeliği, halkına ve ülkesine karşı duyduğu sevgi ve aynı zamanda da saygı o kadar inanılmazdı ki.

Bizim ülkemizde benzer duygularla çalışmış ve yaşamış olan bir devlet adamı düşündüğümüzde aklımıza gelen ilk ve tek isim Atatürk’ten başkası değildi tabii ki. Yaşayan benzer bir devlet adamımızsa maalesef yok.

ABD tarafından desteklenen bir darbeyle yönetimden indirilen ve kaçırılan Chavez’in ardından göreve gelen Pedro Carmona’nın, Chavez’e inanan ve anayasal haklarını korumak için ayaklanan halkın, saray muhafızlarıyla birlikte karşı bir darbe yapıp, Carmona’yı göreve geldikten 48 saat sonra devirmeleri ve Chavez’i bulup tekrar başkanlığa oturtmaları halkın organize gücünün ve sevgisinin hiçbirşeyin önüne geçemeyeceğinin kanıtı sanırız.

“Ülkemin zenginlikleri, ülkemde yaşayanlarındır” politikasını benimseyerek, ve halkına bu sözü vererek ABD’ye kafa tutması ve yoksul halkını zenginleştirmek için yaptıkları günümüz politikacı ve siyasetçilerine kapak olacak nitelikte. Anlayana tabii.

Bu yazı bu şekilde uzayıp gideceği için burada kesmek en iyisi sanırım. Bir şekilde filmi edinin, ama mutlaka edinin ve izleyin, yaşadıklarımızla ve kendi ülkemizle karşılaştırıp politikacılarımızın, siyasetçilerimizin, devlet adamlarımızın ne kadar riyakar ve bizlerin de ne kadar aciz olduğumuzu görün! Ya da hiç karşılaştırma falan yapmayın ve Chavez’in ne kadar büyük olduğunu görün!

Uzaklarda bir ülke var tam istediğimiz gibi.

Viva la Chavez! Viva la Revolucion!